Bir öteki olarak şizofreni

Bir öteki olarak şizofreni

Şizofreni stigmatizasyona açık AIDS, eş cinsellik gibi diğer olgulardan daha hassas noktalara sahiptir. Bu yazıda şizofreninin stigmatize edilen diğer alanlardan farkını belirtmek, hassas noktalarını vurgulamak istiyorum. Bu ayrımlara geçmeden önceyse şizofreni hakkındaki genel algıya ve bazı bilimsel verilere, yaklaşımlara kısaca değinelim.

Şizofreni ekseriyetle toplum tarafından korku verici, tehtit edici, “delilik”le eş anlamlı, ürperti uyandıran bir sözcük olarak algılanmaktadır. Bu inanç nesiller boyu aktarılan “deli” öykülerinin ön yargı oluşturucu, etkileyici hatta suçlayıcı yapısıyla daha da pekişmiştir. Öteyandan bir psikiyatr şizofreniyi, “insanın kişiler arası ilişkiler ve gerçeklerden koparak, kendine özgü bir içe kapanım dünyasında yaşadığı ruhsal bozukluk” olarak tanımlayacaktır. Bu yalın bilimsel ifade görüldüğü gibi her türlü olumsuzlamadan uzaktır. Sadece bir tanımlamadır.

Şunu da başta belirtelim ki adı her ne konulursa konulsun -şizofreni, akıl hastalığı, ya da başka sözcük- veya nasıl tanımlanırsa tanımlasın yapılması gereken bu sürecin içindeki kişiyi anlamaya çalışma ve kendimizi onun yerine koymaya çalışmak olmalıdır. Şizofreni hakkında çalışan ve şizofreninin tanımlanması-tedavisi üzerinde büyük katkıları olan Silvano Arieti bunu modern yaklaşımın nasıl olması gerektiği bağlamında şöyle ifade etmiştir: “Anlaşılması çok güç bir insanı daha iyi anlamayı ve diğer insanlarla bütün ilişkilerini koparmak istemesine karşın, onunla ilişki kurmayı öğrenebileceğimizi umuyoruz. Modern psikiyatri biliminin ve gönüllerimizin buluştuğu yer, şizofreni hastası için yardımın bulunduğu ve daha ileri umutların beslendiği, harekete geçildiği yerdir.”

Şizofreni, tahmin edildiğinden çok daha fazla görülür. Oranları İlk duyulduğunda gerçekten insanı şaşırtır. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde her yıl 100.000 yeni şizofreni olgusu ortaya çıkmaktadır. Dünyadaki toplam sayı ise 1.5-3 milyon civarındadır. Yaşam boyu hastalığa yakalanma riskiyse %1’dir. Ülkemizde tam bir araştırma yapılmamışsa da oranlar fazla değişmediğinden ülkemizdeki yaklaşık oranlar da muhtemelen bu civardadır. Tabi şizofreninin yaygınlığını vurgulayan bu veriler hastaların çektiği ıstırabı, zorlukları anlatmıyor.

Yazının ana amacına gelirsek başta belirttiğim gibi şizofreni bazı hususlarda diğer stigmatizasyona açık konulardan ayrılır. Eşcinsel örneğiyle karşılaştırarak mevzuyu izah etmeye çalışalım. İlk önemli nokta şizofren bireyin hastalığının bizatihi beyninde olması ve kendilik bilincini baştan zedeleyerek kişinin savaş aletinin arızalı olarak bir sıfır geriden başlamasına neden olmasıdır. Bir eşcinsel kendini yetiştirdiği taktirde toplumsal damgalamanın psikolojik yıpratımlarını büyük ölçüde tolere edebilmeyi başarabilir. Öteyandan şizofrenin durumu öyle kötüdür ki çöküntü halindeki bireyin kendi kendine bunu başarması imkansızdır. Hatta dıştan yardım edilmek, destek olunmak istendiğinde bile bu bireylerle iletişim kurmak başlı başına problem olabilmektedir.

Sadece tolere gücünü artırabilme konusunda değil aynı zamanda uyarandan etkilenme miktarı diğer olgulara nazaran şizofrenide hiç olmadığı kadar fazladır. Şizofren bireyin beyni uyaranlara karşı aşırı hassaslık gösterebilmektedir. Bir araştırmadan elde edilen bu dediğimi destekleyen önemli bir bulgu şudur: bireye art arda verilen iki işitsel uyarıdan sonra P50 dalgaları ölçüldüğünde, normal durumlarda ikinci P50 dalgasının baskılanmasına karşın, şizofreni hastalarında bu baskılanma olmamaktadır.

Diğer bir nokta kabullenmemedir. Hastalığın tüm belirtilerini gösterdiği halde, hasta olmadığını iddia eden bir hasta belki de tedavisi en zor hastalığa sahip desek yeridir. Böylesine vahim durumlarla savaşması gereken bireye bir de damganın getirdiği yükleri yüklemek vicdansızlık olacaktır. Bırakın damganın ortadan kaldırılması bunun da ötesinde bir şeylere ihtiyaç vardır halbuki. Eşcinsel bireye “farklı” bakmamanız yeterlidir. Daha fazlasına gerek yoktur. Şizofreni daha üst bir anlayışı ve yardımı gerektirmektedir.

Ailenin hastalığın duyulmasından korktuğu için şizofreni bireyi saklaması diğer stigma fenomenlerinden çok daha fazla çaba sarf etmelerini gerektirmektedir. Bu da ailenin daha da fazla yorulmasına neden olmaktadır. Öyleki gergin haldeki aile hastaya kötü davranabilmektedir. Bu da tedavi sürecini bozucu etki yapmaktadır. Diyelim, hastalık nedeniyle aksayan bir okul ya da iş varsa, bu durum çevredekilere geçici bir dinlenme olarak aktarılır. Evde yaşayan teyze  hastaneye yatmak üzere evden ayrılmışsa, aile çevreye teyzenin evden taşındığını söyler. Eğer evin kızı bir intihar girişiminde bulunduysa bunun bir aşk intiharı olduğu söylenir. Aile bu hastalığı evin bir odasında saklar ve hiç kimsenin bu hastalığı öğrenmemesini umut eder.

En acısı ise bizzat sağlık çalışanlarının bu konuda sıradan insanlar kadar cahil olmalarıdır. Bununla ilgili ülkemizde araştırmalar yapılmış bu sevimsiz gerçek ortaya konmuştur. Örneğin Arkan ve arkadaşlarının yaptığı çalışma sağlık çalışanları açısından 10 yıldır herhangi bir ilerleme kaydetmediğimizi gösteriyor.

Franz Kafka’nın köy hekimi öyküsünde, öykünün kahramanı köy hekimine şöyle der: “Reçete yazmak kolay, insanlarla anlaşmak güç”. Yazıda bilhassa şizofreninin stigma konusunda diğer stigmatize edilen diğer konulara göre çok daha hassas olduğunu göstermeye çalıştım. Bu konunun üzerine düşmeli reçete yazmanın tedavi etmek olduğunu sanan zihniyetten kurtulmalıyız.

[1] Burcu Arkan, Kerime Bademli, Zekiye Çetinkaya Duman Sağlık Çalışanlarının Ruhsal Hastalıklara Yönelik Tutumları: Son 10 Yılda Türkiye’de Yapılan Çalışmalar, Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s